Gelir Dağılımındaki Bozukluğun Gıda Kalitesine Etkisi

.

Son günlerde İstanbul başta olmak üzere her bir ilimizden, ilçemizden yoğun bir biçimde gıda zehirlenmesi haberleri gelmektedir. Gıda zehirlenmesinin çok önemli olduğunu söylemeyecek hiç kimse yoktur. Hepimiz, acaba neden, bu denli yaygınlaştı, diye kendimize soruyoruz. Hatta yeme-içme yerlerine giderken kuşku duyuyoruz. İnsanoğlunun, kuşku duyması ve kendince önlemler alması, bir yere kadar kabul edilebilir ama sorunu çözemez. Çünkü birçok ayağı, bileşeni var. *** Öncelikle yıllardır süren ekonomik krizin oluşturduğu ortamın dar gelirlileri etkilediği açıktır. Hem de çok etkilediğini, herkes dile getiriyor. Ülkemizde gelir dağılımı bozuktur. Gelir dağılımı bozuk olunca nüfusun yarısından fazlası asgari ücret düzeyinde gelirle yaşamını sürdürmeye çabalamaktadır. Bu nedenle, elde edilen gelirin büyük bir çoğunluğu kiraya gitmektedir. Bir ailenin kira sorunu olmasa dahi zorunlu olan elektrik, su, doğalgaz, telefon ve ulaşım giderleri çok büyük bir payı kapmaktadır. Gelirin önemli kısmı, bu tür giderlere akıtılmak zorundadır. Hiç kimsenin bu alanda tercih hakkı bulunmamaktadır. Yani, bu giderlerden tasarruf yapma olanağı yoktur. Bu ödemeleri yaptıktan sonra insanlar elinde kalabilen küçük bir para ile gıda, giysi ve sağlık harcaması yapmaktadır. İnsanlar, sosyal ve kültürel giderlerini yapamaz durumdadır. Ekonomik daralma, gıda başta olmak üzere giysi ve sağlık giderlerinde hem miktar, hem de kalite yönünden azalmayı sağlayacak tercihler içinde bulunulmasını doğurmaktadır. Dışarıda yemek yeme tercihi, evde yemeye; dışarıda oturup bir yerde yeme yerine ayaküstü dürüm, gözleme gibi ucuz ürünlere yönelmeye, hatta bir simitle geçiştirmeye dönüştü. Yani, dışarıda olunduğunda en ucuz maliyetle günü kurtarma çabası açık bir biçimde görülmektedir. Toplumun yarısından fazlasını oluşturan emekli ve asgari ücretle çalışanlar, bir biçimde giderlerini azaltmaya çalışırken karşılığında özellikle gıda tüketimi ile uğraşan büfe, lokanta ve benzeri esnaf işletmeleri de düşen ciroları nedeniyle giderlerini karşılamakta zorlanmaktadır. İstatistikler, çok açık bir biçimde göstermektedir ki, açılan işyerlerinin ortalama ömürleri iki yıldır ve kapanan işletme sayısı açılandan fazladır. Caddelerimiz, sokaklarımız, kiralık işyeri ilanları ile doludur. Ayakta durmaya çalışanlar da giderlerini azaltma ve cirolarını artırma adına ucuz ürünlere yönelmektedir. Deyim yerindeyse yumurta tavuk hikâyesidir. Toplum, geliri azaldıkça giderlerini de azaltmakta, dışarıda yeme eyleminden vazgeçmekte; bu vazgeçiş, gıda ile ilgilenen işyerlerinin cirosunu azaltmakta; cirosu azalan işyeri ya kapanmakta, ya da ayakta kalma adına kalitesiz ürüne yönelerek, arza sunduğu ürünün fiyatını aşağıya çekmektedir. Her bir aşağıya çekiş, ürünün kalitesizliğini, sağlıksızlığını doğurmaktadır. Bu kısır döngü, biteviye sürmektedir. Yani, ekonomik kriz hepimizi, herkesi vurmuştur, vurmaktadır. *** Sorunun, salt tüketici ve esnaf boyutu mu vardır? Hayır. Bir de kamu otoritesi ve yerel yönetimlerle ilgili boyutu bulunaktadır. Her şeyden önce kamu otoritesinin denetim sistemleri bütüncül ve kapsayıcı değildir. Kurumlar arasında yetki çelişkisi barizdir. Üretim boyutunda görevli olması gereken Tarım Bakanlığı, üretim yerlerinde denetim yapmak yerine tüketim alanında denetim yapmayı yeğlemektedir. Diğer yandan, tüketiciye hizmet eden gıda ile ilgili işyeri sayısı ile denetçi sayısı karşılaştırıldığında denetim elemanlarının sayısının az olduğu ve fiili denetimsizlik durumunun oluşturulduğu ortadadır. Sağlık Bakanlığının gıda denetimi yetkisi de fiilen işlevsizdir. Belediyelerin gıda denetimi yetkisi elinden alınmıştır. Hatta 1995 yılından itibaren çok ciddi yetki karmaşası sürmektedir. *** Ne yapılabilir? Sorunun, yetki karmaşası boyutu ortadan kaldırılmalıdır. Tarım Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı, gıdaların üretim boyutunu denetlerken Ticaret Bakanlığı ve yerel yönetimler (belediye ve il özel idaresi) tüketim boyutunu denetlemelidir. Her üç Bakanlık bir araya gelerek üretim ve tüketim zincirinin tüm kurallarını belirlemelidir. Belirlenen bu kurallar çerçevesinde ağırlıklı ve düzenli olarak yerel yönetimler denetim yapmalıdır. Yerel yönetimlerin denetiminde de insan faktörünü azaltacak, takdir hakkını ortadan kaldıracak sistem oluşturulmalıdır. Denetleyenlerin denetimi de öngörülmeli ve düzenleme içine alınmalı ve denetim suiistimali ortadan kaldırılmalıdır. Doğal olarak, öncelikle gelir dağılımı bozukluğunu ivedi olarak giderecek önlemler de alınmalıdır. Hızlıca, ücretler artırılmalıdır. Gelir dağılımını bozan vergi yasaları düzeltilmelidir. Herkesin, yıllık gelir vergisi beyannamesi vermesi zorunlu olmalıdır. Rant ve faiz üzerinden alınan vergiler artırılıp dar gelirlilerin aylık ve ücretlerine aktarılmalıdır. Bütçeden emeklilere ve çalışanlara aktarılan pay artırılmalıdır. Bireysel olarak da, yeni açılmış işyerleri yerine eskiden beri yaşayan işletmeler tercih edilmelidir.